Wednesday, May 13th, 2026

Türkiye Ekonomisinin İki Yüzü: Asgari Ücret Kapanı ve İzmir’de Esen Yatırım Rüzgarı

2026’nın eşiğinde Türkiye ekonomisi yine o bildik ince çizgide cambazlık yapıyor. Bir tarafta milyonların cebini, daha doğrusu tenceresini doğrudan ilgilendiren asgari ücret pazarlıkları, diğer tarafta çarkları döndürmeye çalışan reel sektör ve yabancı yatırımlar var. Merkez Bankası eski başekonomisti Hakan Kara’nın sürece dair o malum tespiti aslında içinden geçtiğimiz durumun net bir özeti: Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal. Kara diyor ki, zam oranı yüzde 30’u aşarsa Orta Vadeli Program (OVP) hedefleri daha sene bile başlamadan çöp olur. Ama enflasyonla mücadele edelim derken işi yüzde 25’in altına çekmeye kalkarsanız, işte o zaman sokakta kimsenin altından kalkamayacağı ciddi bir sosyal problemle yüzleşiriz.

İşin içine o sürpriz Kasım ayı enflasyonu da girince tablo iyice karmaşıklaşıyor. CNBC-e’deki değerlendirmesinde belirsizliğin para politikası üzerindeki etkilerine dokunan Kara, ücret artışının hem enflasyon görünümü hem de sosyal dengeler açısından nasıl bir bıçak sırtında durduğuna işaret ediyor. Gıda fiyatları zaten can yakıyor ve her asgari ücret masasında gözler ister istemez gıda sepetlerine çevrilir. Hakan Hoca, ekonomi yönetiminin bu sene TÜRK-İŞ’in o acı gerçeklerinden ziyade TÜİK’in biraz daha törpülenmiş rakamlarına yakın bir artış yapabileceğini öngörüyor. Çünkü Ankara’nın kafasındaki o zorlu denklemin iki ana ayağı var: Enflasyonu dizginlemek ve ülkenin “rekabetçiliğini” korumak.

İşte tam bu rekabetçilik ve yerli üretim kelimeleri telaffuz edilirken, madalyonun diğer yüzünde, sahada somut adımlar da atılmıyor değil. Ankara’daki asgari ücret ve enflasyon hesapları sürerken, İzmir cephesinden tam da bu rekabet gücünü destekleyecek cinsten bir haber düştü. Alman rüzgar türbini devi Enercon, 50 milyon euroluk sağlam bir bütçeyle İzmir’de yeni bir rotor kanadı fabrikası kuruyor.

Şirketin Operasyonlardan Sorumlu Başkanı Heiko Juritz’in 15. Türkiye Rüzgar Enerjisi Kongresi’nde verdiği detaylar, Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyeline duyulan o uzun vadeli güvenin bir nevi sağlaması niteliğinde. Enercon, amiral gemisi olarak gördüğü en yeni nesil “E-175 EP5 E2” modelinin kanat üretimini doğrudan buraya kaydırıyor. İlk etapta banttan yılda 150 set rotor kanadı çıkacak ve bu yılın son çeyreğinde şalteri indirmeyi planlıyorlar. Dile kolay, fabrikada doğrudan 700 kişi işbaşı yapacak. Bölgedeki yan sanayi ve yerel tedarikçilerle birlikte bu istihdamın katlanacağı da aşikar.

Peki neden İzmir? Mesele sadece işçilik veya üretim maliyetleri değil. Juritz, Türkiye’deki karasal rüzgar enerjisi ihalelerindeki “yerlilik” şartını karşılamak için bu hamlenin şart olduğunu söylüyor. Adamların “30 yıldır buradayız, yerlileşme stratejimize inatla devam ediyoruz” demesi boşuna değil. İzmir’de üretilen bu kanatlar önce iç piyasayı doyuracak, önümüzdeki yıllarda ise rotayı doğrudan Doğu ve Güney Avrupa’daki projelere çevirecek. Üzerine konuştukları o türbin de sıradan bir cihaz değil; 7 megavatlık kurulu gücü ve 175 metrelik devasa rotor çapıyla Avrupa’nın en verimli, en baba karasal türbinlerinden biri.

Bugün dünya genelinde 50’den fazla ülkede 32 binin üzerinde türbini dönen, toplamda 60 gigavatlık devasa bir kapasiteyi yönetiyor Enercon. 2026 itibarıyla sadece Türkiye’deki kurulu güçleri 4 gigavatı bulmuş durumda. Bu ne demek biliyor musunuz? Ülkedeki toplam rüzgar enerjisi kapasitesinin neredeyse dörtte birini tek başlarına sırtlıyorlar. Türk müşterilerle yakın zamanda imzalanan 370 megavatlık yeni anlaşmalar da işin cabası.

Bir yanda enflasyon hedeflerini tutturma stresiyle asgari ücretliyi sosyal bir girdaba sürükleme korkusu arasında sıkışıp kalan ekonomi yönetimi, diğer yanda rüzgarı arkasına alıp on milyonlarca euroluk yatırımla çarkları hızlandıran İzmir… Türkiye’nin o klasik, kendi içinde çelişkilerle dolu ama bir o kadar da dinamik hikayesi kendi bildiği yolda ilerlemeye devam ediyor.